Hayat âhiret hayatıdır

Sahabeden Sehl bin Sa'd, Uhud savaşı sırasında yaşı küçük olduğu için bu savaşa katılamamıştı. Diğer yaşı küçük sahabiler gibi Medine'de kalmıştı. Ancak Allah Resulü'nün yaralandığı haberi Medine'ye ulaştığı zaman, herkes gibi O da çok üzülmüştü.

Bu sıralarda Allah Resulü'nün mübarek kızları Hz. Fatıma'nın, babasının yaralanma haberini duyar duymaz hemen O'nun yanına koştuğunu ve yardım etmeye başladığını, Sehl bin Sa'd, şöyle bildirmektedir:

Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem, Uhud savaşında yaralandığı haberini duyduğumuz zaman çok üzüldük. Kızı Hz. Fatıma'nın bir kalkan içinde su getirerek Peygamberimizin yaralarından akan kanları temizlediğini, bir hasır parçasını yakarak küllerini Peygamber'in yaralarının üzerine sürdüğünü bizzat gördüm.

Sehl bin Sa'd Hendek'te...

İnsan Olmaya Doğru

“Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim
Minicik gövdeme yüklü Kaf Dağı
Bir zerreciğim ki arşa gebeyim
Dev sancılarımın budur kaynağı” (Necip Fazıl)

Doğu edebiyatının üstadlarından Şirazlı Sâdî: “İnsan bir damla kan ve bin endişedir.” derken, vahye muhatap insanın tanımını yapıyor. Bu soylu endişeler insanı anlamlı kılıyor. Maddi olandan onu koparıp beş duyu idrakinin hapsettiği ten kafesinden kaçırıyor.

Nitekim eşref-i mahlukat sırrınca bizim tanımladığımız insan daima miraç yani yükseliş halindedir. Sidre-i Müntehâ’ya olan yolculuğunda beden varlığının yükünü azalttıkça yükseleceğine inanır ve güzelin hasretini çeker. “Sonum yokluksa bu varlık niye?” sorusunu hem sorar hem de sorunun cevabını verir. Çünkü onun ötelerle işi vardır. Uhrevî olanın resmini en güzel o çizer.

Din, nasihat üzere kaimdir

Peygamber efendimizin arkadaşları olan Ashab-ı Kiram, yeni nazil olmuş ayetleri, tekrar tekrar birbirlerine anlatırlardı. O kadar ki, efendimizin huzurunda hep birlikte bulunurlar. Oradan ayrıldıklarında, az önce peygamberden beraber öğrendiklerini, yine birbirlerine anlatırlardı. Sıkılmadan, bıkmadan sürekli herkesin bildiğini kardeşlerine telkin ederlerdi. Zira efendimiz buyurdular ki; "Din nasihat üzere kaimdir"

Buhari'de geçen bir hadiste, Cerir İbn Abdullah (ra) diyor ki:

"Resulullah (sav)'a; Namazı tam kılmak, zekâtı vermek ve her Müslüman'a nasihat etmek şartı ile biat ettim"

Nasihat'ten Ashab-ı Kiram ne anlardı?

Din kardeşinin dünyası ve ahreti ile ilgili menfaatini göstermeyi,

Kul Hakkı Kimin Hakkı?

Rabbimiz, cem olmamızı, bir arada, bir olmamızı, dökülmüş kurşun gibi birbirinde erimiş olmamızı istiyor.

O, bizi yaratıp yalnız başımıza bırakmadı. Kendi kuytularımıza savrulmamızı istemedi. Bizi kardeş ilan etti. Bir arada, yanyana , diz dize yaşamamız için. Ve mahşer günü hep birlikte huzuruma çıkacaksınız dedi.

Müminler kardeştir. Bunu inkâr Hakk'ı inkârdır. Kabul edip, kardeşlik hukukunu göz ardı etmek ise hem şerre hizmet, hem bizleri kardeş ilan edene büyük saygısızlıktır.

İslâm bize kardeşlik hukuku başta, bütün haklara uymayı hatırlatır. O kadar ki, son seslenişinde, Veda Hutbesi'nde, Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz, bugünkü halimizi görüyor gibi haklar konusunda bizi uyarır.

Mahremiyet ve Tesettür

İnsanı yaratan Allah, dünya ve ahiret selametimiz için koyduğu sınırlara uymamızı bizden talep ediyor.

Bu çerçevede dinin meşru saymadığı, yani haram işlerden sakınmamızı emrediyor.

Haram; yani güzel olmayan, yani çirkin olan, yani insanlık onuruyla bağdaşmayan her türlü tutum, davranış...

Dininin belirlediği ölçülere riayet edip düşük sıfatlardan arınanları ise müjdeliyor.

Bu müjdeden nasipdar olmak için özenle korunması gereken sınırlardan biri de mahremiyet. İffetli ve hayâ sahibi olarak yaşamanın anahtarı mahremiyet.

Ve müslüman kadının mahremiyetinin tezahürü tesettürdür, yani örtünmedir...

Efendimiz (s.a.v.)'in hicreti

İslam'ı tarihinin hatta dünya tarihinin en önemli olayıdır Hicret. Hicretle birlikte İslam devletinin temelleri atılmış, dünyanın kurtuluşu için gerekli olan reçete daha kalın harflerle yazılmaya başlamıştır. Bugünkü sayfamızın ölçüleri nispetince anlatmaya çalıştığımız hicret, ayet ve hadisler ışığında tekrar tekrar okunması gereken önemli bir olaydır.

Akâbe Bey'atı

Sonraki yıl yani Peygamberliğin 13. senesinde 72 kişi olarak yine Akabe mevkiine gelerek Peygamberimiz ile görüşmek istediler. Efendimiz(sav), amcası Abbas ile birlikte Akabe'ye teşrif etti. Amcası henüz Müslüman olmamış, Ebu Talib'in vefatı sonrasında Peygamberimizle daha çok ilgilenmeye başlamış, ancak bu ilgisi kabile bağından ileriye gitmemişti. Toplantıda ilk konuşmayı Abbâs yaptı; "Ey Hazrec topluluğu, bu benim kardeşimin oğludur. Benim yanımda insanların en sevgilisidir. Siz onu tasdik ediyor onun getirdiklerine inanıyor ve kendisini alıp götürmek istiyorsanız, sizden bu hususta beni tatmin edici bir söz almak isterim. Siz ona vereceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini muhaliflerinden koruyabilecek misiniz? Bunu gereği gibi yaparsanız ne iyi. Yok eğer Mekke'den çıktıktan sonra kendisini yardımsız bırakacak rüsvay edecekseniz şimdiden bu işten vazgeçiniz, onu bırakınız. Yine kavmi arasında ve yurdunda izzet ve şerefiyle korunmuş olarak yaşasın."

Biraz Açlık, Daha Çok Takva: Oruç

İslam'ın emrettiği bütün ibadetlerin sebep ve gayesi “takva”yı kazanmaktır. Oruç da bunlardan biridir. Oruç kavramından “takva” unsuru çıkarıldığında, elde kalan yalnızca bir aylık açlıktır. Geleneksel bir davranış olarak, ya da bir takım kişisel gerekçelerle katlanılan bir açlık.

Orucun farz kılınışını bildiren ayet şöyledir:“Ey iman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere farz kılındığı gibi oruç, -korunasınız/takvayı elde edersiniz diye- size de farz kılındı.” (Bakara/183) Ayetin “takvayı elde edesiniz diye” şeklinde biten son kısmı, orucun gayesini bildirmektedir.

Takva, Allah'a ve O'nun buyruklarına karşı kalpteki derin hassasiyettir.

Takva sahibi olmak, Kur'an'ın hidayetinden faydalanabilmenin de şartıdır. Allah, Bakara Suresi ikinci ayette, “içinde hiç bir şüphenin bulunmadığı bu kitap, takva sahiplerini hidayete ulaştırır” buyuruyor. Anlaşılıyor ki İlahi Kitabın hidayet nurlarından faydalanmak isteyen herkes, takvayı elde etmek zorundadır. O hassasiyeti kalbinde hissedebilmenin yoluna girmekle mükelleftir.

Zaman Anlayışımız ve Ramazan

Ramazan kendi başına mübarek ve değerli bir aydır, oruç da kendi başına önemli bir ibadettir. Bu iki müstesna kudsiyet bir araya geldiğinde ortaya çıkan “Ramazan orucu” olgusu, müminler için hem emsalsiz bir lütuf, hem de emsalsiz bir fırsat olarak anlam kazanmaktadır.

Her milletin ve kültürün kendine göre değerli ve anlamlı zaman dilimleri vardır. Bağımsızlığına kavuşmak, tarihî bir zafer kazanmak yahut bir felaketten kurtulmak gibi o milletin tarihinde dönüm noktası niteliğindeki olayların cereyan ettiği günleri sembolize ettiği için anlamlıdır, önemlidir onlar.

Ancak her milletin kendisi için son derece önemli olsa da, bu zaman dilimleri başka milletler ve kültürler için ayrıcalıklı bir anlam ifade etmeyebilir. Din’in “mübarek” dediği zaman dilimleri ise böyle değildir. Onların milletler ve kültürler üstü bir anlamı ve kuşatıcılığı vardır. İdrakiyle müşerref olduğumuz Ramazan ayı da Yüce Dinimizin “mübarek” olduğunu bildirdiği bu müstesna zaman dilimlerindendir.

Rahmet Mevsimi Ramazan

Ramazan ayı ganimet ayıdır. Bu ayda ibadetlerine ağırlık veren, günahlardan kaçınan, gayretine gayret katan müminlere ilâhi ihsanların ardı arkası kesilmez.

Ramazan ayı ilâhi rahmetin mahlukatı kuşatıp kucakladığı, feyz ve muhabbet ırmaklarının çağlayıp gönül pınarlarına dolduğu, kulluk şuurunun yeniden alevlendiği büyük ve bereketli bir aydır.

Bu mübarek ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ateşten kurtuluştur. Kur’an bu ayda indirilmiş, oruç bu aya özel olarak farz kılınmıştır. Bin aydan daha hayırlı olduğu ifade edilen Kadir Gecesi onun tılsımlı gecelerinde gizlenmiştir.

Bu ay içerisinde yapılacak her ibadete fazlasıyla mükafat verilir. Sevgili Peygamberimiz s.a.v., bu ayda bir nafile ibadet ile Allah’a yaklaşanın, Ramazan dışında bir farzı yerine getirmiş gibi olacağını, bir farzı yerine getireninse, bu ayın dışındaki yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olacağını bildirmektedir. (İbn Huzeyme;Beyhakî)

Oruçla Kucaklaşmak

Orucun, şekil bakımından dikkat edilmesi gereken pek çok yönü vardır. Bu yüzden, mümin kişi orucu dinin temel rükünlerinden biri olarak kabul edip benimsedikten sonra, geriye sadece bir husus kalır: Orucu Rasulullah s.a.v.’in yaptığı şekilde yerine getirmek için elden gelen çabayı harcamak.

Oruç tutmak, gerek Allah’ın kitabı ve gerekse Hz. Peygamber s.a.v.’in hadisleri ile şartlarını taşıyan herkese farz olan bir ibadettir. Namaz, hac ve zekat gibi uyulması gereken kuralları vardır. Bu nedenle, diğer ibadetler yerine getirilirken istenen şartlara nasıl riayet ediliyorsa, oruçta da aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekmektedir.

Mesela namaz kılan bir insan tekbir almak, rükû ve secdeye gitmek zorundadır. Bunlar kişinin kendi tercihine bırakılmış değildir. Her fert namazı Hz. Peygamber s.a.v.’in öğrettiği şekilde, ondan geldiği şekilde kılmak durumundadır. Namazı kendi anlayışına göre yeni bir kalıba sokarak içine bir şeyler katamaz veya içinden bir şey çıkaramaz. Bu nedenle ibadetlerin ruhsal boyutu kadar şekil boyutu da çok önemlidir.

Son yorumlar

İçerik yayınları